Köşe Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SOSYAL MEDYADA YAŞAMAYIP, AMACINIZA GÖRE KULLANMAYA VAR MISINIZ?

Hayat çok mu sıkıcı oldu? Her gün bir gün öncesinin aynısı mı? Sanki sürekli yaşamak için mutlu olmak dikte ediliyor ve hep farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Sanki bir dönme dolap olmuş hayat, her gün mutlu olmak için ekstra çaba harcar olmuş herkes… Ancak kafamız telefonlardan ya da bilgisayar ekranlarından kalkmıyor. Her anı çekiyor, paylaşıyor, beğeni geldikçe mutlu oluyoruz. Peki mutluluk diğer insanların bir tıkına mı bağlı? Düşün ve mutlu ol, çakraların gelişsin düşüncesinden çıkalı epey oldu ancak bu kez de yıldızlar ve gökyüzü olaylarını ruh halimize bağlar oldu herkes. Ay tutuluyor, aksilikler yakanızı bırakmayacak algısı oluştu… Gökyüzü işi gücü bırakıp insanların ruh haline mi el attı?
 
Sanki bir çember içinde herkes ve çıkamıyor bu alışılmışlıktan… Peki o çemberden çıkmaya var mısınız? Hayatınızda yenilikler yapmaya ne dersiniz? Mutluluk da mutsuzluk kadar gerekli hayatımızda, bir dönem “herkes mutlu, bir ben üzgünüm düşüncesinde debelendi durdu.” Aslında herkes aynı durumda, sosyal medyada görüldüğü gibi değil hiçbir şey. Herkes oyuncu olmuş, kendine biçtiği rolün hakkını verme derdine düşmüş…
 
Bırakın bu rolleri, oyunları… Hayatı yaşamaya bakın. Bırakın her şeyi paylaşmayın, mutlu anlarınızın bazıları size kalsın. Paylaşmayı bende çok severim, gazeteciliği sırf öğrendiklerimi diğer insanlar da öğrensin iç güdüsüyle yapmak çok güzel. Ancak her şey paylaşılmamalı.
 
Sosyal medyayı kullanma amacınız olsun. Belli amaçlar için kullanın, herkesin her anını takip etmek için bakmayın. Belli düzenler geliştirin. Daha etkili ve efektif kullanırken, bırakın kendinizi bir kahve içerken tadını çıkartıp, karşınızdaki ile sohbetin ve bulunduğunuz mekanın güzelliğine varın. İnsanlar fotoğraf çekip, paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu. “Ayyy çekeyip paylaşayım havam olsun” algısından çıkın. Sizin nerede olduğunuzu sadece gerçekten bilmelerini istediğiniz kişilerle paylaşın, kimlerle konuştuğunuzu da, zaten yakınlarınız sizin nerede ve ne yaptığınızı bilecektir.
 
WhatsApp’ta bile başlarda zaman belirtme özelliği kullanılırken, artık insanlar sürekli iletişimde kalmak istemiyorlar. İletişimde kalmak her zaman iyi değildir. Sosyal medya içimizdeki yalnızlık korkusundan kurtulmak için yapışıp kaldığımız bir araç haline geldi. Herkes yalnızlıktan kaçmak için sosyal medyada diğer insanlarla yorumlaşıyor, beğeniyor. Ancak olmuyor hala yalnız, yalnızlığınızı da sevin. Herkes yalnız bunu anlayın, yalnızlığınızı kitaplarınızla, hobilerinizle ya da yakın çevrenizle giderin. Sosyal medyada her an bir şey paylaşarak değil. İşinize yarayacak şekilde kullanmaya bakın, onun dışında hayatınız size kalsın.
 
Zaman o kadar garip ki aslında, sevdiklerinizden çaldığınız her an ileride keşkeleriniz olacak. Çalmayın sevdiklerinizden, onlara sarılın sıkı sıkı ve anın tadını çıkartın. Sanal ortamlardan haberleşmek için iletişimde olun. Arada girip merakınızı giderin onun dışında yine hedefinize göre davranın. Artık doğum günlerini bile sosyal medyadan kutlamıyorum. Beni seven ve düşünen insanlar arasın, yanımda olsun doğum günümde. Olmuyorsa kuru bir mesaj bana yetmiyor. Size de yetmesin.
 
Hayat paylaşınca güzel, kesinlikle katılıyorum ancak kimlerle neyi paylaşacağınızın sınırları olmalı. Her haberin yayınlandığı bir site bile bizi belli zaman sonra rahatsız eder. Doğruluğundan emin olunmadan paylaşılmış yazıların olduğu bir site, her şeyin olduğu karma karışık bir çorbaya benzer içmek istemezsiniz. Süzgeciniz olsun her şey için, eleştirel bakın olaylara. O zaman daha farklı bir pencere açılacak karşınızda ve daha önce görmediğiniz bir dünyaya adım atacaksınız. Bırakın kim nerede ne yapmış dedikodularını, hayatınızı dolu dolu yaşayın… Öğreneceğiniz ve size bir şeyler katan sayfaları ve kişileri takip edin. “İyilik de, kötülük de, mutluluk da, mutsuzluk da bulaşıcıdır. Bu yüzden etrafınızdaki insanlara dikkat edin.” demiş  M. Longston. Çok doğru söylemiş, çevrenizi güzel yürekli, mütevazi ve keşfetmek için bakan insanlardan oluşturun, o zaman hayat daha yaşanası olacak. Sevdiklerinizle her saniyesine değdi diyeceğiniz güzellikte bir hafta olması dileğiyle…
 

Etiketler | Yorum Yok

HEDİYE MUTLULUĞUN ANAHTARI MI YOKSA?

Çocukluğumda kitaplarımı alır camın kenara geçer, saatlerce kitap okurdum. Kitaplarla başka dünyalara giderdim, benim için en güzel hediye kitaptı, o nedenle sevdiklerime hep kitap hediye ederdim.
 
Genelde her yazar okunmaya değer gelir, kaleme alınmış bilgiler ve düşünceler emek ve zaman harcanmışsa mutlaka içerisinde öğrenilecek bir şeyleri barındırır diye düşünürüm. Okuduğum her kitaptan, “Mutlaka alacağım dersler vardır, bakış açımı ve vizyonumu nasıl genişletirim?” diye bakarım. Bu nedenle de aynı anda çok sayıda kitap okur, her kitabın kenarlarını çizer, notlar alır ve ayraçlarla ayırırım. Öyle bir cümle gelir ki bazen karşıma, “Daha önce neden böyle düşünmedim?” diye bakarım…
 
Son dönemlerde okuduğum kitaplar arasında iletişime yönelik olanlar ağırlık kazanmaya başladı. Gazetecilik, nörobilim ve psikoloji üzerine ne bulsam alıyorum ve tabiri caizse suyunu çıkartarak okuyorum. İşte bu süreçte bazı kitapları okurken dikkatimi çeken bir konu, hediyenin ilişkileri güçlendirici etkisi oldu. Hediyeler sevdiklerimizi mutlu etmenin ötesinde, arada güçlü bir bağ kurulmasını da sağlıyor. Yani birine alacağınız hediye o kişiyi size bağlıyor. Çünkü hediyenizi her gördüğünde, aklına siz gelirsiniz. Bu nedenle artık kitap hediyelerimin yanına farklı seçenekler de eklemeye başladım.
 
Mutluluk Çanları Ne Zaman Çalar?
Okuduğumda şaşırdığım ve ne güzel bir duygudur paylaşmak dediğim bir bilimsel araştırmadan söz edeceğim. Mutluluk üzerine araştırma yapan Sonja Lyubomirsky, bir grup katılımcıya 6 hafta boyunca haftada 5 kez maddi olmayan nezaket davranışı göstermelerini istemiş. Bunlar teşekkür notu yazmak, yardım etmek gibi basit şeyler… Bazı katılımcılar beşini bir günde yaparken, bazıları ise her gün bir tane yapmış. Hepsini aynı gün yapanların, günlere bölenlere oranla yüzde 40 daha fazla olduğu görülmüş. Mark Twain’in dediği gibi, “Nezaket öyle bir dildir ki onu sağır olan da duyar, kör olan da görür.” Yani karşınızdakine minik bir not yazmak, güzel bir kahvaltı hazırlamak, yürüyüş yapmak, zaman ayırmak ve bunları yaparken içinizden gelerek ve nezaketle yaptığınızda mutluluk çanları çalacaktır.
 
Nezaket ile Hediye Birleştirilir mi?
 Farklı hediye seçenekleri içerisinde “ayna hediye etmenin manası ne olabilir?” diye düşündüm. Araştırdığımda da “senden daha güzel bir hediye bulamadım” şeklinde yorumlandığını gördüm. Ne kadar özel bir anlam taşıyor değil mi?
 
Yani biriyle aranızdaki iletişimin güçlenmesi için birlikte yapılan ortak işler, gezmek, film izlemek, yemek yapmak, kısaca birlikte yapılan her şey sevginin gücünü artırırken, özellikle birlikte olduğunuzda aldığınız her obje sizi o güne götürecektir. Koku hafızasının yaptığı etkinin başka bir versiyonudur aslında.
 
Sevdiklerinize aldığınız her hediye onlarla duygusal bağ kurmanızı ve mutluluğu o hediyeyi verdiğiniz anı tekrar yaşamanızı sağlar.
 
Bir kahve yaptığınızda sevdiğiniz birinin hediye ettiği kupa ile içtiğinizde, aldığınız keyif ve mutluluk artacaktır. Yaşanmış güzel anılar eklenerek içtiğiniz her yudumda işlerinize daha çok odaklanacaksınız. Mutluluk anılarda onlar da hediyeler mi saklı dersiniz?
 

Etiketler | Yorum Yok

HER ŞEY GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ Mİ?

Gördüğünüz her şey size doğru mu gelir? Aslında detayları atlayabilir ve yanılabilirsiniz. Bazen kesin kanılarla çoğunluğun söylediğine inanırız. Bazen parçalarını birleştirdiğiniz puzzle gibi bütünü görmek gerekir. Ortaya çıkan görülmeyen gerçekleri diğer insanlara anlatabilirsiniz. Her parçayı sevgi ve inançla birleştirildiğinizde bu zorlu mücadelenizi herkes anlayacaktır. İşte size bu parçaları birleştirip, gerçekleri ortaya çıkartan insanların öykülerini konu alan filmlerden örnekler vereceğim.
 
12 Angry Men  (12 Kızgın Adam)
Aslında hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir hayatta. Hani suçlu dediğiniz aslında suçlu olmayabilir.  Babasını öldürmekle suçlanan 19 yaşındaki bir gencin, jürinin kararına göre cezası netleşecektir. 12 kişiden oluşan jüri üyeleri bir odada toplanır ve 1 kişi dışında herkes çocuğun suçlu olduğunu söyler. İşte o bir kişi saatler ilerledikçe insanların emin olduğu kararlarını sorgulamalarına sonunda da aslında gözlerinden kaçan ipuçlarını birleştirerek, çocuğun suçsuz olduğuna karar verilmesini sağlar. Filmin her dakikası dikkatle izlenmeli hatta birkaç kez izlenebilir. Film, olaylardan o kadar emin olarak bakarken aslında gözümüzden kaçan detayları nasıl atlayabildiğimizi anlatıyor. Gerçekleri sorgulamadan, söylenenlere nasıl inandığımızı gösteriyor.
 
Instinct (İçgüdü)
İdealist bir psikiyatrist, hocası tarafından gorilleri incelemek üzere gittiği Ruanda’da birkaç kişiyi öldürdüğü için hapishaneye atılan bir hayvan davranışları uzmanının raporunu yazması için görevlendirilir. İlginç bir vaka olduğu için heyecanla yaklaşan psikiyatrist, bir cani olarak tanımlanan bu bilim insanının konuşması için adımlar atar. Aralarında bağ kurmak için ailesiyle ve önceki hayatıyla ilgili ipuçlarını toplar. Empati kurarak güvenini sağlamaya çalışır. Bu süreçte vereceği rapora göre, mahkeme kararı belirleyecektir. Hem vakasının konuşmasını başaran psikiyatrist hem de bu süreçte hapishanede kalan mahkumların yaşadığı ortamı  değiştirir. Bir psikiyatristin vakasını incelerken yaşadığı zorlukları ve aslında cani olarak tanımlanan bilim insanının gerçek yüzünü gözler önüne serer. “Aslında cani bilim insanı mı yoksa diğer insanlar mı?” sorusunu sordurtur.
 
Finding a Family
 Bir annenin oğluna, eğitimin önemini öğretmesini ele alarak başlayan film, annenin geçirdiği kaza sonucu Bipolar hastalığı ile başa çıkamamasını konu alıyor. Hastaneye her kaldırılışında oğlu Alex’in yaşadığı zorlukları  ve annesinin eve her dönüşünde aldığı ilaçların yan etkisi ile mücadelesi görülüyor.  Annesine verdiği Harvard’da okuma sözünü tutmak için velayetinin alınmasını isteyen Alex, yetimhaneye yerleşiyor ve derslerinde başarılı olmak için sürekli çalışıyor. Ancak sonra yetimhaneden de ayrılması gerekiyor ve  reşit olana kadar başka bir ailenin yanında eğitimine devam etme mücadelesi veriyor. Sonunda bulduğu ailenin yanında sevginin değerini başarıyla birlikte olduğunda daha kıymetli olduğunu anlıyor.  Duygularına annesinin hastalığı nedeniyle ket vuran bir gencin gerçek hayat hikayesini öğreniyoruz. Film, başarının duyguları bastırarak yaşanmaması gerektiğini anlatıyor ve bir hastalığın arkasındaki zorlu mücadeleyi konu alıyor. Duyguları yaşayarak, başarılı olunduğunda hayatın anlamı olduğunu ve hayat sevdiklerimizle daha güzel mesajını zihinlere kazıyor.
 
Filmler her defasında sağlıkla ilgili bir konuyu ele alıyor. Bu süreçte konuyu, doğru yorumlamak ve gerçekten doğru anlatılması çok önemli. Filmde kahramanlarla yaşanan serüvene eşlik ederken, ele alınan konu doğru anlatıldığında insanlara faydalı mesajlar verilebilir. Sorgulamaya, doğruluğa ve güzelliklere yönelten filmler, gözümüzden kaçan detayları görmemizi sağlayabiliyor. Bu filmler ön yargıları bir kenara bırakıp, şüphe süzgecinden geçirerek olaylara yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor. Bazen çoğunluğun dediği gerçek ve doğru olmayabilir. Yüreğimizin ve mantığımızın sesini dinleyerek kendi doğrumuzla hareket etmemiz gerekir. İşte bu cesaret veren filmler, yolumuza ışık olabiliyor. Işığımız içimizden gelirse her daim yolumuz aydınlanır.

Etiketler | Yorum Yok

DOKTORLAR VE BİLİM İNSANLARI MEDYA DENİLDİĞİNDE KAÇA AYRILIR?

Hastane koridorlarında dolaşırken, adından söz ederken bile saygı duyulan bir hocanın odasını sordum. Görevli, ileride sağdaki ikinci oda olduğunu söyledi. Adımlarımı sıklaştırarak yürüdüm ve kapıyı tıklayıp araladım. Elindeki işlere odaklanmış şekilde çalışan Hoca, başını kaldırıp bana baktı. Kendimi tanıtınca da, “Hoşgeldiniz” dedi.
 
Nezaket ve içtenlikle karşıladı ve hemen çikolata ikram etti. Ardından da ne içeceğimi sordu. “Kahve” dedim, sohbet koyu olacaktı ve en yakışan içecek kahve olmalıydı. Güler yüzle konuşmaya başlamadan, “Eğer senin güvenilir olduğunu refere etmeselerdi kesinlikle konuşmazdım. Gazetecileri pek sevmem, medyada olmak benim için önemli değil” dedi. Kahvelerimiz geldiğinde çalışmalarını hayranlıkla dinlemeye başlamıştım bile…
 
Bilim camiası medya denildiğinde üçe ayrılıyor. Bir kısmı tamamen medyada görünmeye karşı olurken, diğer kısmı ise medyada olunca kendini yeterli hissediyor. Bunların ortasında olup, bilinçli şekilde medyada olmayı dengeleyenler de diğer bir grubu oluşturuyor.
 
İlk bölümdekiler gazeteci kelimesini duyar duymaz arkasına bakmadan kaçıyor. Sadece çok zorlayınca konuşuyorlar. Bilimsel kimliklerine medyada olmayı eklemek istemiyorlar. Onlara göre medyada olmak bilimsel yetersizliğin kapatılması için bir araç.
 
İkinci bölümdeki ise, “herkese konuşmam” deyip, gördüğü her gazetecinin peşine düşüp onunla haber yapmak için yanıp tutuşanlar. Onlar için bilimsel kimlik önemli olmayıp, amaçları meşhur olmak. Nerede ya da kimle konuştuğu da önemli değil. Hatta bazıları kendi alanı dışında da konuşup, gündeme gelmekten mutlu oluyor. Bilim camiası bu tipleri dışlarken, gazetecilerde böylelerine “boşta kalınca nasıl olsa boşlukları doldurur” diye bakıyorlar. Böyleleri, saygınlıktan değil, parasını verdiği için televizyondaki yerini alıyor. Unutmadan TV’de sağlık programlarına çıkanlara para ödenmiyor, genellikle doktor ya da bilim insanı programı hazırlayanlara ya da aracılara para ödüyor.
 
Üçüncü aşamadakiler ise işi dengede tutanlardır. Böyle davranan bilim insanları, gazeteci seçmesini bilirler. İşin uzmanı olması gerektiği, söylediği cümlelerin yanlış aktarılmasının önüne geçen isimlerdir. Haberin yayınlanacağı yeri ve özelliklerini öğrenir. Konuşacağı konuya hakimdir ve uzmanlık alanı dışında ise konuşmayı kabul etmez. Böylece çizgisini ve sınırlarını belirlemiş olur. Saygınlığı hem bilim camiası hem de medya tarafından kabul edilir.

 Her şeyde olduğu gibi haber olma konusunda da dengeyi tutturmak çok önemlidir. Eğer dengeyi tutturamazlarsa vezir olacaklarına rezil olup, medya meraklısı konumuna düşerler. Titri de önemli değildir.
 
Sonuç olarak saygınlığınızı sınırlarınızı ve çizginizi koruyarak medyada yer almayı sağlamak en güzelidir.

Etiketler | Yorum Yok

İŞ HAYATINDA İLETİŞİMİN GÜCÜ

“Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” sorusunu duyduğumuzda aklımıza hemen Pamuk Prenses’deki kötü kalpli Kraliçe gelir. Çocukken, bu masalı yaşardık sanki, Pamuk Prenses’in yerine geçer heyecanla olacakları dinlerdik. Kötü kraliçenin kaybettiğinde derin bir nefes alır, Pamuk Prensesin, prensine kavuşma sahnesindeki sevinci hissederdik.
 
Yıllar geçtiğinde masallar yerini maçlara, film, dizi ve oyunlara bıraktı. Şimdilerde ise maç izlerken tuttuğunuz takımın oyuncuları ile birlikte aynı heyecanı hissediyor, film ve dizi izlerken sanki kahramanla birlikte aynı acıyı ve mutluluğu yaşıyorsunuz.
 
İşte size bu duyguları yaşatan;   Parma’daki İtalyan araştırmacılar Giacomo Rizzolatti ve arkadaşları tarafından yapılan bir keşif olan  ayna nöronlar. Rizzolatti ve ekibi maymunlar üzerinde yaptığı deneyler sonucunda, karşınızdakinin yaptığı davranıştan etkilenerek, beyninizdeki aynı bölgelerin aktif hale geldiği ortaya çıktı.  Yani biri dondurma yerken, siz ona baktığınızda beyninizdeki o bölgeler etkileniyor.
 
Örnekleri çoğaltalım, neşeli birini gördüğünüzde neden gülümsediğinizi ya da acı çeken birini gördüğünüzde neden ürktüğünüzün açıklaması ayna nöronlardır. Biri esnediğinde sizin de esnemeye başlamanız, bir bebek düştüğünde yaşadığınız heyecan ve sanki size zarar verilmiş gibi hissetmeniz ayna nöronların marifetidir.
 
Peki İş Dünyası Ayna Nöronları Nasıl Kullanıyor?
 Ayna nöronlar günlük hayatımızda bizleri çok etkiler. Ancak markalar bunların farkına vararak, hiç ihtiyacınız olmadığı halde bir ürünü almanızı sağlayabilir. Steve Jobs, ayna nöronları en iyi kullanan isimlerden biriydi. Çünkü, birinin kulağındaki kulaklık ve dinlediği müzik aleti ile insanlara prestij kazandığı algısını oluşturdu. Yani insanlara ürün değil prestij sattı. Ünlü markaların birçoğu bunu yapıyor. İletişimin inceliklerini öğrendikçe başarının tesadüf olmadığı anlaşılıyor.
 
Başlarda UGG botlarına herkes tepki gösterirken sonra trend haline geldi. Marka ilk yaygınlığı sağladığında satış oranlarını yükseltiyor.
 
Ünlü mağazaların sattığı ürüne göre seçtiği mankenler ya da ünlü isimler aslında ürün değil, imaj ve tutum satmasından kaynaklanır. Mağazadaki satıcıların güler yüzlü olması öğütlenir. Çünkü ayna nöronlar size gülümseyen insanlara sempati duyulmasını sağlar.
Ayna nöronların çalışmasına birde hormon katıldığında, alışveriş terapisi denilen durum ortaya çıkar. Dopamin adındaki hormon, ayna nöronları tetikledikçe alışveriş yapmak insanı mutlu hissettirir. Çünkü, bir imaj ya da tutum satın alınır. Sosyal statünüz arttığı için kendinizi o ürünü tanıtan kişinin yerinde görürsünüz. Yani filmlerdeki beğendiğiniz karakterin giydiği kıyafetleri giydiğinizde o kişi gibi olacağınızı düşünürsünüz. Hatırlayalım; Hürrem Sultan yüzükleri, Bihter elbiseleri gibi…
 
Sosyal Medyada Ayna Nöronlar Nasıl Kullanılır? Film ve dizilerin dışında artık sosyal medya fenomenlerinin kullandığı ürünler rağbet görür hale geldi. Markalar en çok takip edilen Bloggerlar, Twitter ya da Facebook sayfa sahiplerinin aracılığıyla ayna nöronların etkisinden yararlanıyorlar.
 
Her ne kadar yöneticilerin bir kısmı dijital dünyayı gereksiz gördüklerini ifade etse de “Dünya Düzdür” kitabında ünlü gazeteci Thomas Friedman, dünyanın “Küresel Köy” haline geldiğini söylüyor. Hedef kitlenizle iletişimde en etkili şekilde ve doğru mesajlarla ulaştığınızda kazanabilirsiniz. Sosyal medyanın etkisi ve payı gün geçtikçe artıyor.
 
İş dünyası ayna nöronların etkisini doğru ve hedeflerine uygun şekilde kullanırken, sizlerde bir ürünü satın almadan önce kendinize hakim olup gerçekten o ürüne ihtiyacınız olup olmadığını sormalısınız. Ayna nöronların etkisine kapılmadan, bilinçli bir tüketici olduğunuzu hissetmeniz dileğiyle…

Etiketler | Yorum Yok

BASIN DANIŞMANLARI KAÇA AYRILIR?

Bütün gün toplantılara katıldım, özellikle son röportaj için gittiğim hastanenin koridorlarında hastaları gördükçe içim acıdı. Havasız koridorlardan geçerken nefesimi tuttum, gözlerimi kaçırdım hastalardan. Röportajı yaptığımız hocanın odasını bulduğumda derin bir nefes aldım.  Bilimselliğin dışında insani konuları da konuştuk. Sohbet bitince yine aynı koridorlardan geçerek ofise döndüm. Yorgunluğun dışında konuşulanları düşünüyordum, gözlemlediklerimi aklımda karşılaştırıyordum ki  telefon çaldı  bir basın danışmanıydı karşımdaki. Nasılsınız, iyi misiniz faslından sonra “Esra Hanım, az önce size bir mail gönderdim, elinize ulaştı mı? Yayınınızda kullanırsanız çok seviniriz” dedi. “Henüz incelemedim, okuyucu kitlemize uygun olup olmamasına göre karar verir ve size bilgi veririm” dedikten sonra konuşma bitti. Bu aralamalar sıklaştıkça ve tanıştıkça iletişim güçleniyor.
 
Zamanla, tecrübeyle basın danışmanlarını öğreniyorsunuz. Deneyimlerimden yola çıkarak üç farklı grupta basın danışmanı olduğunu söyleyebilirim.
 
İlk grupta yer alanlar, profesyonellerdir ve sadece gazetecinin çalıştığı kuruma bakar. Yani sizin kim ya da ne olduğunuz önemli değildir. Onun bültenlerini, özel haberlerini yayınlamanız ve toplantılarına katılmanız önemlidir. İşini yaparsanız sizden iyisi, yapmazsanız da sizden kötüsü yoktur. Size sorun yaşatsalar bile, her zaman kendileri haklıdır. İşleri bitince de arkalarına bile bakmazlar, hatta işlerine gelmezse tanımazlar bile.
 
İkinci grup basın danışmanları,  profesyonelliğinin dışında birde “gazeteciyi kukla gibi oynatabiliyor muyum?” diye bakar. Eğer kuklası olmazsanız sizi tanımaz.  Bunlar sadece konumu olan gazetecilerin dostudur. Onun dışındaki gazetecilerle konuşmaz. O gazeteciler işten ayrıldığı anda arkadaşlığı biter ya da o gazeteciyi iyi bir yere gelmesi için destekler ve kendi baskısı altına alır. Sizin etik olup olmamanız önemli değildir, onun için önemli olan işini yapıp yapmadığınızdır. Hatta etikseniz, sizi demoralize etmek için elinden geleni yapar.
 
Üçüncü grup basın danışmanlarına gelince, bunlar sizin nerede çalıştığınızdan çok kaleminize önem verir. Siz nasıl gazetecisiniz? Etik misiniz? Herkes ile görüşür ancak başarılı gazetecilerin ayrımını çok iyi yapar. İşten ayrılsanız da ayrılmasanız da yanınızdadır. İşinin yanında insani özelliklerini sonuna kadar hissettirir. Önemli olan işin değil, sensin demekten öte yaşatır.
 
Aslında basın danışmanlarının önem vermesi gereken husus, kalemleri güçlü gazetecilerdir. Bu durum çalıştıkları hekim ve bilim insanlarının da bilinçli davranmamasından da kaynaklanır. Önemli olan haberin uzman gazeteciler tarafından yapılmasıdır.
 
Basın toplantılarındaki kuru kalabalık ya da haber yazmaktan bir haber kişilerin olması, o basın danışmanını başarılı yapmaz!

Bununla ilgili dikkat edilecek hususlara daha sonra değineceğim.
Basın danışmanlarını bizlerde zamanla daha iyi tanıyoruz. Bazıları iyi ki var derken bazılarının maillerini okumadan siliyoruz.

Etiketler | Yorum Yok

SAĞLIKTA ŞİDDET VE SOSYAL MEDYA

Sosyal medya, Web 2.0’ın kullanıcı hizmetine sunulmasıyla birlikte, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan medya sistemidir. Ayrıca sosyal medya; kişilerin internet üzerinde birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımların bütünüdür. (1) Sağlık alanında sosyal medyanın kullanımı ile hem sağlık profesyonelleri hem de hasta ve hasta yakınları etkin şekilde kullanmaya başladı. Bu da grupların aralarında iletişim kurulmasını kolaylaştırdı.
 
Facebook ülke olsaydı dünyanın üçüncü büyük ülkesi olurdu. 2014′ün ilk çeyreği itibarıyla elde ettiği rakamlara göre; Twitter’ın aylık olarak 255 milyon kullanıcısına ulaştı.(2)
Sağlık profesyonelleri, sağlıkta şiddet konusunda bilinç oluşturmak adına farklı kampanyalar yürütürken, sağlık şiddet haberlerinin nasıl ele alınması gerektiği ile ilgili yapılan bir röportajda Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, “Şiddet konusunda haber yaparken temel değerlerin “şiddeti haklı göstermemek”, “özendirmemek” ve “kışkırtmamak” olduğunu bilmemiz gerekiyor” dedi. (3)

 Konuyu SWOT Analizi ile ele almak gerekirse,
Güçlü yönler:
• Birinci ağızdan ve haber kaynağıyla anında iletişim,
• Farkındalığı artırır,
• Bilgiyi ve bilinci artırır,
• Tutum ve davranışları etkiler,
• Sosyal medyada olumlu-olumsuz yorumları dinleyebilir, yanıt yazabilirsiniz. Böylece hakkınızda konuşulanları herkesten önce siz duyarsınız.
• Sosyal medya insanlarla ilgili araştırmalar yapmak için kullanabilir, demografik analiz yapabilirsiniz. Hastaların ve sağlık çalışanlarının ne istediğini önceden öğrenebilir, çözüm üretebilirsiniz.
 
Zayıf Yönler:
• Bilgi kirliliği,
• Sınırlı kitle,
• Sağlık hizmetlerinde destek ve talebi artırır.
• Düşük kaliteli sağlık hizmetini ve yanlış tedaviyi ortaya çıkartabilir.
• İnsanların hayatını doğrudan etkiler.

Fırsatlar :
• Hasta ve hekimlere iletişim teknikleri,
• Etkili iletişim, kurum ve kuruluşlara hızlı erişim,
• Çift taraflı iletişim ile geleneksel medyanın size sunamadığı fırsatları sunar.
• Katılımcıdır: İnsanlar kendi içeriğini kendileri üretir. Yaş, dil, din, cinsiyet ayrımı yoktur.
• Şeffaftır: Hangi bilginin kimler tarafından üretildiği ya da paylaşıldığı görülebilir.
• Ulaşılabilirdir: İnternet bağlantısı olan herkes, kolaylıkla sosyal medyayı takip edebilir.
• Sorunlar sosyal medyadan çözülebilir.
 
Tehditler:
• Yanlış bilgilenme,
• Kişisel etkileşimlerin hekimleri hedef alan şekilde yorumlanması.
• Yalan yanlış bilgilerin aktarılması sonucu bilinç seviyesi gittikçe düşüyor.
• İnternette doğru ve güvenilir kaynak sıkıntısı yaşanıyor.
• Yapılacak hatalı ya da eksik bir haberin yaratacağı etki tekzip yayınlayarak düzeltilemiyor.
• İnsan hayatını tehlikeye sokabilen, iyileşmeyecek ruhsal yaraların ya da korkuların oluşmasına neden olabiliyor.
 
Hedef Kitle Belirlenmeli
Halka yönelik:
• Basit ve anlaşılır dil olmalı
 • Genel sorunlar ele alınmalı
 • Doğru ve etkili iletişim hakkında bilgi verilmeli
Sağlık Profesyonellerine yönelik:
• Hasta ile etkili iletişim teknikleri öğretilmeli
• Hekimlerin yaşadığı sorunlar ele alınmalı
 • Hekimlerin yalnız olmadığı gösterilmeli.
 
Dünyada Sosyal Medya
 Dünya Sağlık Örgütü, şiddet ile mücadelede sosyal medyayı kullanmaya başladı. (4)
İspanya Miguel Hernandes Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre hastaların % 90’ı doktora gitmeden önce gideceği doktor ile ilgili bilgileri internetten arıyor. Aynı araştırmada 2011 yılında Facebook’ta kronik hastalıklarla ilgili, hasta topluluklarının oluşturduğu bin 200 sayfa bulunuyor. (5) JAMA (The Journal of the American Medical Association)’da yayınlanan araştırma sonucuna göre Twitter’daki hekimlerin %48’i bloglarına link veriyor ve bu sayede birçok tıbbi bilgiyi ve sağlıklı yaşam önerilerini Twitter üzerinden iletebiliyor.

 Cleveland Clinic’in İş Bütünlüğü Şefi Don Sinko; “Sosyal medyanın en büyük risklerinden bir tanesi sosyal medyanın görmezden gelinmesidir. “Sosyal medya her yerde; siz sevseniz de sevmesiniz de insanlar onu kullanıyor. Neyi bilmediğinizi bilmiyorsunuz. Kurumumuzun dijital kimliği sizin kimliğinizdir” (6)
 
Sonuç
İnsanlarla etkili iletişim ve eğitimde sosyal medya olmazsa olmaz hale geldi. Bu alan hem hastalar hem de sağlık çalışanları açısından doğru kullanıldığında sağlıklı iletişim sağlanacaktır. Günde ortalama 4.9 saatimizi kişisel bilgisayarlar üzerinden, 1.9 saatimizi mobil cihazlar aracılığıyla internette harcıyoruz. (7) Bu zaman diliminde hedef kitleye ulaşılarak doğru kelimelerle istenilen iletişimin kurulması sağlanabilir.
 
“İnsanlar genellikle birbirlerinden nefret ederler çünkü birbirlerinden korkarlar; birbirlerinden korkarlar çünkü birbirlerini tanımazlar; birbirlerini tanımazlar çünkü iletişim kurmazlar; iletişim kurmazlar çünkü sınıflara ayrılmışlardır.” Martin Luther King
 

Etiketler | Yorum Yok